Sistemin tepesinde panik -1

Zarfa aldanıp mazrufa bakmayanlar, “ekonomide kurtuluş savaşı veriyoruz” sözüne de desteksiz bir anlam yüklediler öncekilerde olduğu gibi. Oysa durum, uçuruma gittiğini gören şaşkın şoförün pedalları karıştırmasından ibarettir. Oysa durum, sistemin tepesinde giderek büyüyen bir paniktir.

Önce biraz geriye gitmek zorundayız.

Hatırlayalım;

Paniğin ilk belirtileri, 2012 yılındaki 2012-2014 Orta Vadeli Program’ın ilan ettiği “Ulusal İstihdam Stratejisi” ile başladı.

Uzun süre görmezden gelinen, hatta “teğet geçti” diye küçümsenen 2008 krizi, teğet geçmemiş, ekonominin her alanında, her geçen gün daha fazla hissediliyordu çünkü. En çok endişe verici olan da işsizlikti. İşsizlik kronikleşmiş, kayıt dışı işçilikle birlikte tırmanarak sistemin tepesindeki büyük burjuvaziyi dahi endişelendirmeye başlamışt

“Ulusal İstihdam Stratejisi” ile hükümet, işsizliğin “büyük tehlike” olduğunu itiraf ediyordu artık. İddialı bir amaç, şaşalı bir isimle itiraf edilmişti hem de. “İşsizliği önlemenin ulusal çaptaki stratejik planına” gerek olmuştu ve icatları böylesine büyük idi.

Ancak şaşalı icat, yeni istihdam olanakları açma niyeti, öteden beri uygulanan programın sistemli bir vahşet haline getirilmesiydi sadece. Çalışma şansı bulabilmiş emekçiler köleleştirilecek, daha fazla alınacaktı ellerindekiler.

Dört maddeden ibaretti Strateji;

1-) Esnek çalışmanın türevleri ve belirli süreli çalışma yayılacaktı.

2-) Tek işi kiralık işçilik olan Özel İstihdam Bürolarının kurulması ve yayılması sağlanacaktı.

3-) Alt işverenlik, taşeron sistemi ve taşeron işçiliği daha da yayılacaktı.

4-) Kıdem tazminatı tasfiye edilerek işveren yükü hafifletilecek, daha çok işçinin çalışmasına yol açılacaktı.

-Plan, özelleştirmelerin durdurulması amaçlanmıyordu. Tersine, kalan kurumların satılması daha da hızlandırılacaktı.

-Üretim ve istihdamda devletin köreltilen işlevinin güçlendirmesi de amaçlanmıyordu.

-Ulusal sanayici ve tüccarı desteklemek için Türkiye’de üretilen malların ithalatını sınırlamak ve engellemek de amaçlanmıyordu.

Kıt kanaat yaşayan, 12 Eylül’den beri adım adım ellerindeki hakları kısılan işçi sınıfını köleleştirme programı idi “Strateji”. Şaşalı isimle işçi sınıfına aleni bir savaş açılmıştı.

Bir kıdem tazminatının tasfiyesi sonraya bırakılmıştı, bir de köle ticaretinin Özel İstihdam Büroları ayağı. Ama tek işi işçi kiralamak olan Özel İstihdam Bürolarının kuruluncaya kadar İŞKUR üzerinden işçi kiralama yapılabilirdi.

Öyle de yaptılar. İŞKUR’un yapısı ve görevleri değiştirildi, işçi kiralayan büroya dönüştürüldü. Toplum Yararına Çalışma adıyla 2013’den sonra her yıl ortalama 120.000 (bazı yıllar 150.000) işçinin şirketlere köle gibi kiralanmasına başlandı. Toplum Yararına Çalışma, 2021 yılına kadar devam etmiştir.

Dönem boyunca, hatta 2015’e kadar pervasızca uygulandı program. Özel İstihdam Bürolarının yasalaşması ve Kıdem tazminatının tasfiyesi de pundu beklenen durumdu.

 

İKİNCİ PANİK

2014 yılı, Ulusal İstihdam Stratejisi ile ekonominin kurtulamayacağını fark etmeye başladıkları yıl oldu.

Özal’ın, Derviş’in planlarına sarılan, yabancı sermayenin getireceklerine bel bağlayan, devlet varlıklarını satarak o güne kadar ayakta duran, devleti ekonominin her yerinden çekmeyi stratejik amaç olarak benimseyen, batmaya başlayan gemiyi işçi sınıfını daha da köleleştirerek yüzdüreceğini sanan AKP iktidarı, 2014 yılında bunun da yetmeyeceğini fark etmeye başladı.

Stratejinin emekçileri köleleştirme aacı son gaz uygulanıyordu, devam da edecekti. Ama sadece buna bel bağlanamazdı. İşe yaramıyor, işsizliği azaltmıyordu zira. “Yatırım”, demeye, “üretim” demeye başladılar o yıldan sonra.

Ancak elde avuçta bir şey kalmamıştı. Neyle yatırım yapılacak, neyle üretim artırılacaktı?

Ekonominin motoru, dümeni, vitesi olan bütün sektörler elden çıkarılmış, hatta yabancılara verilmişti.

Enerji sektöründe elektrik şebekelerinin dağıtım ve iletimi parçalanmış ve tamamen satılmıştı. Üretim alanında ise hidroelektrik, termik, doğalgaz ve jeotermal santraller aralıksız olarak satılıyordu. Kamunun elindekilerin yüzde 60’ı, artık kamunun değildi, elden çıkarılmış, satılmıştı şimdiden.

Petrokimya sektörünün devleri olan PETKİM ve TÜPRAŞ yabancılara ikram edilmiş, Petrol Ofisi ise önce İş Bankası Doğan Holding ortaklığına verilmişti. Onlardan da Avusturyalı OVM ele geçirmişti. Geriye TPAO ve BOTAŞ kalmıştı. Onlar da ihalelerle iğdiş ediliyordu. Parçalayarak satmak için de kamuoyu hazırlanıyordu bir yandan.

Ekonominin ağır topu finans sektörü, bankacılık, sigortacılık ve borsa idi. Cumhuriyetin sanayiyi, tarımı ve sektörleri, hatta sahipsiz kesimleri desteklemek için kurduğu bankalar birer birer yok edilmiş, kalanlar basit birer tefeciye dönüştürülmüş ve satılmıştı büyük kısmı. Satılanların da önemli kısmı yabancılara verilmişti.

Sigorta sektöründen devleti çekmiş, ulusal sigorta piyasasının yüzde 85’i yabancılara verilmişti.

Borsa ise hem hisseleriyle yabancıların eline geçmeye başlamıştı, hem de yaptıkları işlemlerle iç pazarımızdan büyük vurgunlar vurabilmelerine açılmıştı

Ekonominin direklerinden biri de ağır sanayi idi. Oysa demir çelik, alüminyum, petro-kimya, çimento, dokuma başta olmak üzere devlet birer birer tasfiye edilmişti buralardan.

İletişim sektöründe TELEKOM ve GSM operatörleri yabancılara satılmış, yabancı GSM şirketlerine Pazar ardına kadar açılmıştı.

Tarımsal KİT’ler, şeker, alkol, sigara, dokuma, gübre, yem, süt ve ürünleri fabrikaları, tarımsal alet ve makine fabrikaları satılmış, kapatılmış, kooperatiflerin bir kısmı tasfiye edilmiş, temel gıda ve hayvancılık girdilerinde bile ithalata mecbur hale getirilmiş bir Türkiye.

Yabancı sermaye işgali ise ürkütücü düzeye ulaşmıştı. Yabancı tekellerin cirit attığı Serbest Bölgelerin sayısı 18’e çıkmıştı. Türkiye’nin tamamında cirit atan yabancı şirket sayısı ise, 1980 yılında sadece 78 iken, 2015 yılında 40 bine yaklaşmıştı. Ulusal pazarımızın neredeyse tamamını, sektörlerin neredeyse tamamını yabancı tekeller ele geçirmişti.

Ekonomiyi yürütebilmek için ekonominin kalbi, beyni, motoru, gazı, direksiyonu demek olan özellikle bu stratejik sektörlerde devletin kontrolü, egemenliği olması şart iken, iktidar kalan kurumları da satmayı sürdürüyor, devleti ekonomiye yöneltmiyordu hala. Yatırım ve üretim beklentisi sadece özel sektördendi. “Elden gelen öğün olmaz, o da zamanında bulunmaz” der atalar. Öyle de oluyordu.

Bu hamle de fiyaskoyla sonuçlandı.

 

“EKONOMİDE MİLLİ SEFERBERLİK” DÖNEMİ

2016 yılından sonra da “Ekonomide milli seferberlik” diye bir söz icat ettiler.

“Milli seferberlik” ilanına gerek görülmüşse, “Ulusal İstihdam Stratejisi” de “yatırım, üretim” sözleri de işe yaramamış demektir. Ekonomi daha da kötüleşmiş demektir.

İktidar ise dediğim dedik halinde. Ne uyarılara kulak veriyor, ne muhalefetle işbirliği yapıyor, ne devletin planlama ve kamucu rolünü ayağa kaldırmaya niyetleniyor. Bir yanda sınırsız lüks harcamalar, saraylar, saraylar… Öte yanda tek adam iktidarının adım adım örülmesi…

Peki, ne yapılıyordu Milli seferberlik adına?

-Özel şirketlere sağlanan vergi avantajları artırılmışt

-İşçilere ve işsizlere ait olan İşsizlik Fonu daha fazla yağmalanıyordu, patronlara daha fazla sunulur olmuştu

-Ve Ulusal İstihdam Stratejisi’nden kalanlar tamamlanıyor, İŞKUR’un Toplum Yararına Çalışma adıyla yürüttüğü kiralık işçiliğe, tek işi işçi kiralamak olan Ulusal İstihdam Bürolarına kurulma izni veriliyordu.

-Bir de alicengiz oyunu başlatılmıştı. Sadece, Türkiye’de de fabrikası var diye, Coca Cola gibi emperyalizmin dev tekellerine bile, “yerli” markası vurulmaya başlanmıştı. Yabancı tekeller yerli kamuflaja büründürülüyor, “bakın üretimimiz, şirketlerimiz ne kadar da artıyor” gibi bir yanılgı körükleniyordu.

“Milli seferberlik” tamamlanmıştı böylece.

Oysa ekonomi böyle aldatmacaları yutmuyordu. “Yerli” markası vurulan o yabancı tekellerin kazandıkları parayı kendi ülkelerine götürüp götürmediğine bakıyordu.

İşsizliği önleyemeyen iktidar, seferberliğin bu yeni döneminde, tek tek özel şirketleri, TOBB, TİSK gibi işveren örgütlerini sıkıştırmaya başladı bu kez. “Her şirket en az bir işçi, yok yok, üç işçi işe almak zorundaydı”. Daha çok işçi çalıştırana teşvik verilecekti.

Ya yapmazsa?

Ya işçi alıyor görünerek devlet teşvikini cebine indiriyor, hemen ardından sokağa atıyorsa işçiyi?

Nitekim, zorlanan şirketlerin böyle yaptıkları çıktı ortaya.

Bu hamle de fos çıkmıştı. Altı boştu, kapitalist ekonomide karşılığı yoktu bu hamlelerin

Son dönemin bir yeniliği de, Türkiye’nin Sosyal Güvenlik Kurumu’nun karşısına dikilen ve çoğu yabancı tekellere ait olan Bireysel Emeklilik Şirketlerinin SGK aleyhine, devlet kasasından para ile ve zaten sigortalı, zaten SGK’lı olan vatandaşların zorla üye yapılması yoluyla beslenmesi olmuştu.

Bütün bunlar, “Ekonomide Milli Seferberlik” sözünü kof bir demagojiden öteye götüremedi. Devletin sınırlı kaynakları lüks özentilerine, gösterişe, müsrif harcamalara, altı boş maceralara ve üretime, yatırıma dönmeyen savurganlığa gidiyordu.

Sonuçta, ne işsizlik azaldı, ne yatırımlar çoğaldı? Yabancı tekellerin vurgunları arttı sadece.

 

YALANCI ADIMLAR

Geldiklerinden beri finans sektörüne, kamu bankacılığına, sigorta sektörüne saldıran, devletin bu alandaki varlığını tasfiyeye uğraşan iktidar, 2011 sonrası uçurumu görmeye başlayınca, yok ettiği kamu finansmanına ihtiyacı olduğunu anladı nihayet.

Ama yabancılara satılan bankaları geri almaya kalkmadı.

Ama yabancı tekeller borsa vurgunlarına devam ettiler.

Ama devlet sigortalarına karşı yol verdikleri yabancıların BES’lerini beslemeye devam ettiler.

Yapılan, kalan son bankaları, Halkbank, Vakıfbank ve Ziraat Bankasını da yok etme niyetini durdurmak oldu. Ve bu bankalara “Ziraat Katılım”, “Ziraat Yatırım” gibi cepler açmak oldu.

Sigorta sektöründe kamunun yok edilen önemi yeni fark etmiş olmalı ki, kalan derme çatma şirketler birleştirilerek “Türkiye Sigorta” adıyla sigorta alanında devlet yeniden diriltilmeye çalışılıyor.

Üçüncü adım, henüz satılmamış bazı kurumları “Varlık Fonu” çatısında bir araya getirerek “pazarlık gücünü” artırmak oldu. Bu fonun Katar, BAE, İngiltere gibi para devlerinden para koparmada kullanılması ise içler acısı bir durum.

Dördüncü adım, yok edilen Et-Balık Kurumu ve Süt Endüstrisi Kurumu gibi kurumları diriltmeye, yok edilen GİMA’ların, TANSAŞ’ların boşluğunu kooperatif şubeleri açarak kapatmaya çalışmak oldu. Doğru bir adımın elbette önemli yararı olacaktı. Oysa amaç aynı değildi, bunlar o yok edilenler değildi.

Yok edilenler halk için, kamu içindi. Bunlar tüccar kafasıyla yönetiliyordu, kapitalizmin sıradan dişlisi rolü verilmişti.

Yok edilenlerin tepesindekiler halk için çalışırdı, bunların derdi cepleri. Üç, beş, hatta on bir ayrı yerden maaş alanlar bile var. Bu idareci halk adamı, millet adamı olabilir mi? Bu işletme vatan, millet için çalışır mı? Dindar maskesi ise daha da acınası durum.

19 yıl boyunca yıkılan kurumların bazılarını, diriltmek istenirken bile anlamak, bilmek istenilmezse, tepesine de 11 maaşlı adamlar oturtulunca, sıradan holding marketlerinden ne farkı oluyor tüketici için, vatandaş için?

Hem AK Parti’nin, hem de devlet kurumlarını yıkan önceki bütün iktidarların en büyük hatası, neyi yıktıklarını bilmemiş, incelememiş olmalarıdır. Düşmanca saldırdıkları bu kurumların, gün gelecek, yıkılmak üzere olan iktidarlarının en güvenilir dayanağı olacağını de bilmediler, anlamadılar. Bunları incelememek, işlevlerini, piyasa ağzıyla söylersek katma değerlerini, emekçiler, insanlık, toplum ve devlet için ne anlama geldiklerini anlamaya niyet etmemekti.

Şimdilerde biraz anlamış gibi görünseler de meselenin ruhunu keşfetmekten çok uzaklar, çok. O yüzden, iktidarları ile birlikte ülkeyi de uçuruma sürüklüyorlar hızla

 

YENİ ÇIRPINMA

Bugünlerde başka bir söylem duyar olduk; “Ekonomide kurtuluş savaşı”.

Önce “Ulusal İstihdam Stratejisi”.

Sonra “Ekonomide Milli Seferberlik”.

Şimdi de “Ekonomide Kurtuluş Savaşı”.

2012’de başladı aleni çırpınma, sene 2021 oldu, tanımlar daha büyüyerek, anlamlar daha da derinleşerek devam ediyor.

Bu ekonomik savaş ifade edilirken Kurtuluş Savaşı’ndan; Atatürk’ten söz ediliyor hatta. İdeolojik olarak karşı oldukları Atatürk’ü, küçümsedikleri Kurtuluş Savaşı’nı yaptıkları işin önemini anlatmada sığınacak liman olarak görmüşlerse, durum sandığımızdan daha da ciddi demektir. Sandığımızdan daha büyük bir panik söz konusu demektir.

İşverenler, patronlarda algılamış mıdır acaba, bu olağanüstü durumu?

Öyle görünüyor ki algılamışlar ve o kesimde de büyük bir panik başlamış durumda.

Hem iktidar, hem de işveren cephesinden bu yeni durumu sonraki yazıda ele alalım.

Bu söylemler gerçek bir çıkış yolu mudur, yoksa yeni bir çırpınma mı, birlikte görelim.